endülüs emevileri
emeviler'in yıkılmasından sonra abbasiler, emevi devleti ve onlarla ilişkisi olan her kişiyi ve şeyi yok etmekle uğraşırken, emevi soyundan gelen abdurrahman bin muaviye, abbasiler'den kaçmayı başarmış ve fas'ın kuzeybatısında ki tanca (yanılmıyorsam bu şehirdi) şehrine gitmiş orada bir süre bekledikten sonra suriyeli müslümanlardan destek alarak endülüs'e girdi. endülüs'te hakimiyeti sağlamak için zaman zaman isyanlarla zaman zaman avrupa ile zaman zaman da abbasiler ile savaştı. kendisinden sonraki liderlerden ııı. abdurrahman ve ıı. hişam dönemlerinde ilimde ve bilimde o kadar ileri gidilmişti ki, avrupa'nın papazları bile o dönemin medreselerinde eğitim görürlerdi. daha sonrasında isyanlar ve kötü yönetim yüzünden zayıfladı ve yıkıldı.
benim bu devletle ilgimi çeken en önemli şeylerden biri, o dönemde de milliyetçiliğin olması. isyanların nerede ise tamamı ispanyol müslümanlar tarafından çıkartılıyordu. hele ki milliyetçilik kavramının fransız ihtilali ile çıkmış olduğunu düşünürsek milliyetçiliğin çok daha önceden var olduğunu kabul etmek yanlış olmaz.
kaynak; ihsan süreyya sırma, ah endülüs
demokrasi ve islamiyet
cemil meriç'in bu ülke adlı kitabından bir deneme.
demokrasi ve islâmiyet
iki asır önce basılan bir ikonoloji kitabında, kadın olarak tasvir edilmiş demokrasi; alnında asma yapraklarından bir taç, sırtında kaba saba giysiler; bir elinde nar, ötekinde yılan.
her çağ kendi rüyalarını, kendi emellerini söyletmiş kelimeye; her demagog kendi yalanlarını. uğrunda sel gibi kan akıtılmış. nedir bu demokrasi?
“katıksız demokrasi ayak takımının despotizmidirâ€, diyor voltaire. “demokrasinin temeli fazilettirâ€, diyor montesquieu... de maistre “hırstırâ€, diyor. demokrasi adaletin temelidir, vacherot’ya göre. proudhon’a göre, ruhanî ve cismanî bütün iktidarların sona ermesidir. thierry için, demokratik cumhuriyetlerin sonu ahlâkî bir alçalıştır.
günümüze gelelim: “weberci bir sosyologa göre, demokrasiyi diğer siyasî rejimlerden ayıran. önfaraziye: hürriyet. hürriyet, demokrasinin başlangıcından itibaren mevcuttur; derece kabul etmeyen, kayıtsız şartsız bir hürriyet. bu mefhum demokrasinin amacını da belirler: eşitlik. eşitlik gerçekleşemez, gerçekleşirse demokrasi hikmet-i vücudunu kaybeder, yerini anarşiye bırakır. tarihteki demokrasileri anlamak ve özlerinden ne kadar uzaklaştıklarını tayin etmek için onları bu saf tiple karşılaştırmak gerek. çağdaş avrupa’nın demokrasi anlayışı bu, kısaca. şimdi de islâmiyet’in devlet telakkisine bir gözatalım.
insanlar, doğuştan eşittirler: kullukta, fanilikte eşitlik. ama menfi bir eşitlik bu. sonra, iman sayesinde yeni bir eşitlik kazanırlar, kardeş olurlar. rabbin lütuflarmdan aynı ölçüde faydalanacaklardır: hukukî ve müsbet bir eşitlik.
kulun bütün haysiyeti: mümin oluşunda. kul, mümin olunca hukukî bir hüviyet kazanır, dilenciyi halifeye eşit kılan bir hüviyet.
islâm için hürriyet felsefî değil, hukukî bir mefhum. temeli: camianın bütün fertleri arasında tam bir hak eşitliği olduğu inancı.
hükmeden allah’tır, bu hâkimiyet devredilemez. allah, her ul-ül emr’i otorite ile doğrudan doğruya teçhiz eder. emir (veya sultan) seçimle gelse de, durum değişmez. allah’ın dışında cismanî bir otorite yoktur. vardır demek, allah’a şerik koşmaktır. ul-ül-emr, allah’ın aletidir sadece. islâmiyet’te her türlü istibdada, ahkâm-ı kur’aniyye dışındaki her türlü keyfiliğe karşı direnmek için birçok yollar vardır.
kitap sahibi kavimler, islâm’ın üstünlüğünü kabul etmek ve ona cizye ödemek şartıyla hudutlu, fakat teminatı olan bir hakka lâyık görülürler. bu himaye, ümmetin bir civanmertliğidir. bir nevi misafirperverlik. himaye edilenlerin daha az vazifeleri olduğu için, hakları da daha azdır. ibadetlerine devam edebilir, kendi kanunlarını uygulayabilirler.
putperestlerin camiada yeri yoktur. ama müslümanlar onları da zaman zaman korumuşlardır. her kâfir ve putperest islâmiyet’i kabul eder etmez, misak’a dahil olur. islâm, cihanşümul bir dindir, bütün insanlara hitap eder. kast da tanımaz. gerçek müslümanın nazarında sosyal sınıf diye bir şey olamaz. servet veya mevki ayırmaz insanları; müslüman, müslümana eşittir. cevdet paşa’nın söyleyişiyle: “emr-i taayüşçe ağniyâ ile fıkarânın halleri mütekaarib ve müteşâbihdir. câmi-i şerifde ise müsâvât-ı tâmme ve hürriyet’i kâmile vardır...†fukara ile zengin arasında “bir büyük mesafe görünmez.†ve hıristiyan devletlerinde olduğu gibi, tefrika ve husumet de yoktur. “binaenaleyh, akvâm-ı islâmiyede commune ve socialiste ve nihiliste gibi fürûk-ı îtizâliyye†bulunmaz.
emr (teşriî magister) kur’an’ındır. fıkıh (kazaî magister) bütün müminlerindir. müminler kur’an’ı okur, ezberler ve hareketlerini ona göre ayarlarlar. bir hükm (icra kuvveti) var, hem mülkî, hem dinî. hükm yalnız allah’ındır. bir aracı tarafından (ul-ül-emr) yürütülür. ul-ül-emr’in ne kazaî, ne de teşriî kuvveti vardır.
vatandaşlığı yapan kan ve toprak değil, inanç. ümmetin avrupa dillerinde karşılığı yok. siyasî ve dinî bir bağ. kuran hem bir ibadet kitabı, hem bir anayasa, muhatabı bütün insanlık. demek ki islâmiyet’in temel mefhumu: eşitlik. bu bir amaç değil, bir hak. hürriyet, eşitliğin bir başka adı veya görünüşü. sınıf kabul etmeyen, imtiyaz tanımayan bir dinde kimin, kime karşı hürriyeti? batı, hürriyeti, bir hata işleme hakkı olarak tarif ediyor. müslümanın böyle bir hakkı yoktur. çünkü o ebedî hakikatin, yegâne hakikatin, cihanşümul hakikatin emrindedir.
evet, islâmiyet bir kanun ve nizam hâkimiyeti (nomokrasi)dir. batı’nın gerçekleştirmeğe çalıştığı eşitliği çoktan fethetmiştir. fikir hürriyetini, insanı insana saldırtan bir tecavüz silâhı olarak değil, bir ikaz, bir irşat vasıtası olarak kabul etmiştir. demokrasinin ta kendisidir islâmiyet. ama batı’nınkinden çok başka bir ruh ikliminde gelişen, çok başka umdelere dayanan bir demokrasi.
grigory petrov
grigory sprindonoviç petrov, 1868'de petrogad'da dünyaya geldi. 1925'te tedavi için gittği paris'te vefat etti yoksul bir çocukluk geçirdi. insanlığı kurtarmak adına kurduğu hayallerle çocukluğunu geçirdi. ilahiyat fakültesini bitirdikten sonra sarayda eğitmen oldu. daha sonrasında ise cahil işçilere ve köylülere vaaz vermeye başlamıştı. onun ateşli konuşmaları halk tarafından sevgiyle karşılandı. rusya'da çok popülerdi ruskoye slovo (rus sözü) adlı gazete yerel küçük bir gazete iken, kendisinin başa geçmesi üzerine tirajı 500.000'e kadar çıktı.
bu sırada ilk önemli eseri olan 'incil yaşamın temeli değerindedir' kendisine hem rusya'da hem de dünyada büyük bir ün sağladı.
petrov'un yükselmesi üzerine rahatsız olan kilise yönetimi nedeniyle papazlıktan ayrılan petrov, edebi-felsefi çalışmalarına devam etti. bu sırada rusya'dan ayrılan petrov, göçmenlerle birlikte istanbul'a oradan da yugoslovya'ya geçti.
bir süre finlandiya'da da bulunan yazar, oradaki gözlemlerini beyaz zambaklar ülkesinde adlı eserinde yazdı. bu kitap, ona asıl ününü sağladı. özellikle bulgaristan ve türkiye'de büyük yankı uyandıran eser birçok okulda okutulmaya başlandı.
hasan nail canat
1943 kayseri doÄŸumlu yazar, ÅŸair, tiyatrocu 2004'de istanbul'da vefat etti.
kitapları;
- yiÄŸit mustafa
- yasemen
- bir küçük osmancık vardı
- gül yarası
- kırımlı murat destanı
- yaralı serçe
- nur dağındaki çocuk
- günahkar baba
- bir avuç ateş ...
kendisinin yazdığı romanları ben şahsen çok severim. listedekilerin bir çoğunu okudum. gayet de güzel kitaplar, hele ki bir çocuğa okumayı aşılamak istiyorsanız tavsiyemdir. okuduklarımdan bir sıralama yapacak olursam;
1- bir küçük osmancık vardı
2- yasemen
3- kırımlı murat destanı
4- yiÄŸit mustafa
5- gül yarası
yıldız'daki baykuş
mehmet akif ersoy'un, ıı. abdülhamid'e yazdığı nefret dolu şiirdir. şiirin tamamını sıralı bir şekilde bulamadım, eksik veya sıralamada bir yanlış varsa bilgilendirin.
hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse,
“bu bir câni!†dedin sürdün, ya mahkum eylendin hapse.
müvekkel eyleyip câsûsu her vicdana, her hisse,
düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se…
ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i iblis’e
-“ortalık şöyle fena, böyle müzebzeb işler,
ah o yıldız’daki baykuş ölüvermezse eğer,
âkıbet çok kötü…â€
“giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
ya böyle kalfa değil, basbayap muallimdi.
nasıl da kadrini bilmedik, tuhaf iş:
semer deÄŸilmiÅŸ o rahmetlininki devletmiÅŸ.â€
nasihatim sana: herzeyle iştigâli bırak;
adamlığın yolu nerdense, bul da girmeye bak.
adam mısın ebeddiyyen cihanda hürsün, gez;
yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
adam değil misin, oğlum: gönüllüsün semere;
küfür savurma boyun kestiğin semercilere.
“çoktan beridir vardı benim bir derdim:
gideyim, zâlimi ikâz edeyim, isterdim.
o, bizim câmi uzaktır, gelemez, mani’ ne?
giderim ben, diyerek, vardım onun cami’ine.
kafes ardında hanımlar gibi saklıydı hamid,
koca şevketli! hakîkat bunu etmezdim ümid.¹
belki kırk elli bin askerle sarılmış yıldız;
o silahşörler, o al fesli herifler sayısız.
neye mâl olmada seyret, herifin bir namazı:
sâde altmış bin adam kaldı namazsız en azı!
gördüğüm maskaralık gitti de artık zoruma,
dedim ki: “bunca zamandır nedir bu gizlenmek?
biraz da meydana çıksan da hasbihâl etsek.
adam mı, cin mi nesin? yok ne bir gören; ne eden;
ya çünkü saklanıyorsun bucak bucak bizden.
değil mi saklanıyorsu, demek ki: korkudasın;
ya çünkü korkan adamlar, gerek ki saklansın.
deÄŸil mi korkudasın var kabâhatin mutlak!â€
-işte gördün ya, hocam, millet için lâzım olan,
hoca mandal’daki iman gibi iman.
titretirsin yine dünyâyı, emin ol, tir tir;
hele sen şark’a o imanda beş on sine gelir.
“sen de bir tekmede buldun mu, nihayet, yerini,
ne kılıktaysa gelen, hepsi hüviyetlerini,
aynı mâhiyette aktarma ederler çabucak.
sana her gün sekiz on kerre söverler mutlak.
hani dillerde gezen nâmın, o hiçten şerefin?
ne de saÄŸlammış, evet, anlasın aptal halefin.â€
“âh efendim, o ne hayvan, o nasıl merkepti!
en hayır-hâhı idik, bizleri hattâ tepti.
bu hayâ der, bu edeb der, verir evhâma vücud;
bilmez aptal ki değil hiçbiri zâten mevcud.
din, vatan, âile, millet, ebediyyet, vicdan,
sonra haysiyyet-i zâtiyye, şeref, şöhret, şan,
daha bir hayli hurâfâta herîf olmuş esîr.
sarmısak beynine etmez ki hakâik te´sîr.
böyle ankâ gibi medlûlü yok esmâya kanar;
adamın sabn tükenmek değil, esmâsı yanar.
kız, kadın hepsi haremlerde bütün gün mahbûs,
şu telâkkîye bakın, en kötü vahşet: nâmûs!
herifin sofrada şampanyası hâlâ: ayran,
bâri yirnıinci asırdan sıkıl artık hayvan!
içelim sıhhat-i sâmînize… hay hay içeriz!
biz, efendim, senin uğrunda bu candan geçeriz,
içelim… durmıyalım… âfiyet olsun… ÅŸerefe!.. â€
sonra nevbetle, uzun boylu, söverler selefe.
halefin farz edelim şimdi öbür mektepten.
dalkavuklar yeni bir maske takarlar da hemen,
kuşatırlar yine etrâfını
âh efendim, o herif yok mu, kızıl kâfırdi:
çünkü bir şey tanımaz, her ne desen münkirdi.
ne edeb der, ne hayâ der, ne fâzîlet, ne vakar;
geyirir leş gibi, mu´tâdı değil istiğfar:
aksırır sonra, fütûr etmiyerek burnumuza…
yutarız, çare ne, mümkün mü ilişmek domuza
savurur balgamı ta alnımızın ortasına,
tükürürmüş gibi taşlıktaki tükrük tasına!
âhiret fıkri yularmış,yakışırmış eşşeğe;
hiç kanar mıymış adam böyle beyinsizce şeye
hele ahlâka sanlmak ne demekmiş hâlâ
çekilir miymiş, efendim, gece gündüz bu belâ
zevki hakmış adamın, başkası hep bâtılmış…
çok tuhafmış bunu insanlar için anlamayış!..
ah, efendim, daha söylenmeyecek işler var…
çünkü nâmûsa musallattı o azgın canavar.
– iyi amma niye sarmıştınız etrâfını hep
– hakk-ı devletleri var, arz edelim neydi sebep:
tepeden tırnağa her gün donanıp sırsıklam,
hani, yuttuksa o tükrükleri, faslam faslam,
vatan uğrunda efendim, vatan uğrunda bütün.
biz o zilletlere katlanmamış olsaydık dün,
memleket yoktu bugün yoktu. iyâzen-billâh…
öyle üç balgam için millete kıymak da günah.
herif ancak bizi bir parçacık olsun saydı;
başıboş kalmaya gelmezdi, eğer kalsaydı,
mülkü satmıştı ya düşmanlara, ondan da geçin,
yıkmadık âile koymazdı hudâ hakkı için.
mario mazzanti
italyan cerrah ve yazar. kendisinin asıl mesleğinin cerrahlık olmasına rağmen yazdığı kitaplar konusunda da çok başarılı. sadece 2 kitabını okudum ama kendisi yazdığı konu olan polisiye konusunda çok başarılı buluyorum. özellikle kendi alanı olan cerrahlık ve psikolojiyi polisiye ile sentezleyerek harika romanlar çıkartıyor.
yılmaz öztuna
yılmaz öztuna 20 eylül 1930 tarihinde istanbul'da dünyaya geldi.
yılmaz öztuna lise öğreniminden sonra istanbul konservatuvarı'na devam etti. 1950 eylül'ünde fransa'ya gitti. paris üniversitesi siyasal bilimler enstitüsü'nde, sorbonne üniversitesi'nin fransız medeniyeti bölümünde, alliance française'nin yüksek kısmında okudu. ayrıca paris konservatuvarı'nda ders aldı. 1957 temmuz'una kadar paris'teki kütüphanelerde müzik ve tarih üzerine araştırma yaptı.
öztuna'nın, 13 yaşında ilk makalesi,15 yaşında ilk kitabı basıldı.
1969 yılında adalet partisi'den konya milletvekili seçilerek türkiye büyük millet meclisine girdi ve ankara'ya yerleşti. ocak 1966-kasım 1981 tarihleri arasında türkiye radyo televizyon kurumu'nda denetleme, repertuvar, eğitim kurullarında üye olarak görev yaptı. 1974-77 yılları arasında kültür bakanlığı'nda bakan başmüşaviri, istanbul teknik üniversitesi türk musikisi devlet konservatuvarı'nda kurucu yönetim kurulu üyesi ve 1975'ten itibaren türk musikisi korosu'nda kurucu yönetim kurulu üyesi , yay-kur (yaygın yüksek öğretim) üniversitesinde osmanlı siyasi ve medeniyet tarihi öğretim üyesi sıfatıyla görev yaptı. milli eğitim ve kültür bakanlıklarında 1969'dan itibaren pek çok ihtisas kurulunda üye ve başkanlık yaptı. 1974-1980 arasında milli eğitim bakanlığı'nca yayınlanan türk ansiklopedisi'nin genel yayın müdürü olarak 'k' harfinden 't' harfine kadar olan ciltleri yayınladı. 1983 mayıs'ında milliyetçi demokrasi partisi'nin kurucuları arasında bulunarak, merkez genel yönetim kuruluna seçildi, sonra istifa etti. 1985'te faisal finans kurumu müşaviri oldu.
türk ve osmanlı tarihi, klasik türk musikisi ile ilgili eserler veren ve türkiye gazetesinde köşe yazarı olarak da görev yapan yılmaz öztuna, 9 şubat 2012 tarihinde ankara'da vefat etti. cenazesi, istanbul'daki zincirlikuyu mezarlığı'nda toprağa verildi.
kitapları;
- tarih sohbetleri 1,2,3
- kanuni sultan süleyman
- ıı. mahmud
- yavuz sultan selim
- bir darbenin anatomisi
- tarihçi gözüyle
- genç osman ve ıv. murat ...
kendisi ülkemiz için değerli birisidir. ayrıca bana kitap okuma sevgisini kazandıran kişidir.
çador
bir murathan mungan kitabı. kitapta uzun yıllar sonra ülkesi iran'a dönen akbhar adında bir gencin hikayesi anlatılıyor. kitap, iran'ın devrimden sonraki toplumsal yapısını gayet iyi anlatıyor.
hazreti ebubekir
asıl adı abdullah olan, kureyş'in teym oğulları'na mensup islam dünyasının ilk halifesi.
islamiyet'ten önce hanif dinine mensuptu, cahiliye döneminin adetlerine ve geleneklerine uymamış, ticaretle ilgilenmiştir.
islam'ın ilk yıllarında birçok önemli isim kendisinin davetiyle islam'ı kabul etmiş, peygamber'e maddi ve manevi her türlü desteği vermiştir. malının tamamını allah yolunda harcamıştır.
halife seçildikten sonra bile peygamber'in sünnetinden ayrılmamış, yalancı peygamberlerle, zekatı vermeyenlerle, münafıklarla savaşmıştır.
kendisinin döneminde zeyt bin sabit'e emir vererek kur'an-i kerim'i kitap haline getirmesini emretmiştir.
vefatından kısa bir süre önce yerine hz. ömer'i tayin etmiştir. kabri şuan peygamber'in kabrinin sağındadır.
sult
knut hamsun'un bir romanı.
kitabı beğendim, beğendim de kitap ilerlemiyor abi ya. kitabın yarısı bitmiş ben hala hadi yeni bir şey olacak mı diye bekliyorum, sanki aynı şeyi, aynı olayı farklı cümlelerle okuyorum hissine kapılıyorum.
kitapta, gururlu yazar gencimiz, sürekli açlık ve sefaletle yaşıyor, arada bir düzlüğe çıkıyordu. ayrıca kısa bir aşk hikayesi yaşıyor ama çok kısa sürüyor.
divanını yakan şair
mehmed arif tarafından yazılan bir şiir kitabı, bence içinde harika dizeler bulunmakta.
öğrenmekle yaşadı
öğretmekle yaşlandı
derin bir anlayış, keskin kavrayış
suskunluÄŸun azametini
sözlerin cazibesi ile değişiyorum
nasırlaşmış yüreğimin arasında
mutluluğu arıyorum
gibi birçok harika dizelere sahip bir kitap.
mehmed arif'in yayımlanan şiir kitabına adını veren şiiri.
bir oda, boş bir oda... loş bir mum ışığı
mum eriyor akıp giden ömrüm gibi
duvarlardan hala eskimiş yılların kokusu geliyor
kahretsin!
azabım çetin olacak...
artık süslü laflar pazarlamayacağım
ömrümün çetelesinin kimse okuyamayacak
suskunluÄŸun azametini
sözlerin cazibesiyle değişiyorum
yanan her sayfa ömrümden bir yılı silecek
neden divanını yakar ki şair?
bir oda, boş bir oda... loş bir mum ışığı
kimse bilemeyecek şairin neşesini, hüznünü,
derdini, gözyaşını, davasını...
bir alev alıp götürecek hepsini gayba
sonsuzluÄŸa...
dünya sürgününden delil olaraktan
bir tek külüm kalacak
eline divanını alır şari
eline ömrünü alır şair
azizdir, derviştir, sabırdır
uzatır mumun alevine doğru
tutuşturur yazı, baharı, kışı
neşeyi, hüznü, gözyaşını
yanar divanı
yanar ömrü
yanar aşkı...
mümtaz turhan
1908 yılında erzurum’da doğdu. babasının adı şerif, annesininki cevriye idi. fakir bir ailenin çocuğu idi. fakat içinde çocuk yaşlarından itibaren büyük bir okuma aşkı ve gayreti yatıyordu. 1924’de kayseri sultanîsi’nin (lise) ilk ve orta kısımlarını, 1927’de de bursa lisesi’nden naklen geldiği ankara lisesi’ni bitirdi. 1928-35 yılları arasında toplam yedi yıl almanya’da kaldı. berlin ve frankfurt üniversiteleri’ni bitirdi. bu sonucu üniversitede 1935’de doktorasını verdi. ertesi yıl istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi’ne asistan olarak girdi. 1939’da doçent oldu. 1944’de ingiltere’ye gitti. 1952’de tecrübî psikoloji kürsüsü profesörlüğüne yükseldi. 1949-51 yılları arasında birleşmiş milletler sosyal komisyonu’nda türkiye temsilcisi olarak çalıştı. diyarbakır 1921 doğumlu mevhibe (öğel) hanım’la evlendi. iki kızları vardı: nesrin (1946) ve fügen (1951). almanca ingilizce ve fransızca gibi iki büyük batı dilini bütün nüansları ile bilirdi. 1969'da hayata gözlerini yumdu.